“Ahtapot” yada “kuşatıldık ey halkım” – 2
Aslında tam “Dört bir tarafı düşman ülke” yargısından kurtulduk diye sevinirken hiç şüphe yok ki; içimizde harlatılan ve giderek tüm bedenimizi sarıp sarmalamaya başlayan, “kuşatılmışlık” dediğimiz yeni ve daha tehlikeli bir pozisyonla karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz.
Esasen başkalarına gerek kalmaksızın kendi kendimizi imha etmeye yarayacak ne tür bir kuşatmanın malzemesi haline getirilmek istendiğimizi ifade etmek niyetiyle girmiştik bu konuya.
Ne var ki; bu işi başarma şansının hayli zayıf olduğunu peşinen kabullenmem gerekiyor. Zira ele alınan konu; en küçük bir ayrıntıyı kaçırmadan ortaya bütünsel bir fotoğraf koymayı gerektiriyor. Konu; bir çok tarihi ve dini referansa bir arada vurgu yapmayı zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle insanları rahatsız etmeden kalem oynatmak hayli zor gözükmektedir.
Ancak içerdiği zorluk ve başarılı olamama riskine karşılık ben yine de konuya devam etme kararlığındayım.
Esasen en başta “herkes kendi dairesini çizebilir” demem boşuna değildi.
Üç-beş kişinin konu üzerinde bir kez daha düşünmesini sağlamak bile benim için büyük bir kazançtı.
Hatırlarsanız, özelde ülkemizi, genelde ise tüm İslam dünyasını kuşatan “ahtapot”un ana gövdesine ve en görünür kollarına vurgu yaparak başlamıştık ilk yazıya. Sanırım yelpazenin en sağından en soluna kadar hemen hiç kimse bu temel gerçeğe itiraz etmeyecektir. Zira “ahtapot”un ana gövdesiyle ilgili farklı tanımlamalar yapılacak olsa bile “ahtapot”un taşıyıcı iki güçlü kolu (AB-D) tespitinde çoğu kimse farklı düşünmemektedir. Sanırım emperyalizme karşı evrensel bir duruş sergileyebilmek için, en azından bu tür bir ortak paydaya sahip olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Aslında “ahtapot’ ana gövdesini, iki “güçlü kol”(AB-D)dan yola çıkarak sınırlı bir anlatıma tabi tutmak; “kuşatılmışlık”tan çok bir “dış saldırı” tasviri yapmak anlamına gelir. Her ne kadar bu “dış saldırı”, doğası gereği içinde bir “kuşatma” vasfı içeriyor olsa da asıl söylemeye çalıştığımız bu değildir. Bunun anlaşılması için her halükarda “ahtapot” ve iki “güçlü kol”un yanı sıra çok sayıdaki diğer araçlara, özellikle de eskiden beri denenmiş ve başarısı tescillenmiş olan bir başka mekanizmaya işaret etmek gerekiyor. Yeniden etkin kılınmaya ve sahaya sürülmeye çalışılan o mekanizmayı “üçüncü kol” olarak tanımlayabiliriz. Ki; esas “kuşatılmışlık” duygusu yaratan da bu “üçüncü kol”un devreye konuluyor olmasıdır.
Tam bu noktada dünün düşman tanımı ile bugünün düşman tanımı arasında ciddi farklar ve evrilmeler olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Dünün düşman tanımı; dışarda “cephe ülke” olmamıza yol açan, içerde GLADYO yapılanmasına boyun eğmemize sebep olan soğuk savaş dönemi “kızıl tehdit” algısına dayanıyordu. Halbuki bugünün düşman tanımı Lozan sonrası ve soğuk savaş dönemi boyunca sırtımızı dönüp yokmuş gibi davrandığımız İslam coğrafyasının, NATO’nun “düşman” tanımına uygun konjonktürel bakış açısına dayandırılmak istenmektedir. İşin en hazin tarafı da “sıfır sorun” diye başlayıp önemli mesafeler kat ettiğimiz sınırımızda yer alan İslam ülkelerinin hemen hepsiyle bugün kavgalı hale gelmiş olmamızdır. Daha da acısı dün kardeş kavgasına bulaşmamak için ABD düşmanlığını kazanmak pahasına reddettiğimiz meşhur 1 Mart Tezkeresine karşılık bugün sınırımızda yer alan bu ülkelerin hemen hepsiyle savaş pozisyonuna sürükleniyor olmamızdır.
Yani bir kez daha “cephe ülke” olarak kullanılma riskiyle karşı karşıya bulunuyoruz.
O yüzden dünün Yunanistan, Bulgaristan, Rusya ve Ermenistan gibi düşman ülke tanımı giderek silikleşip geri plana düşerken bugünün İran, Irak ve Suriye’si giderek daha çok düşman haline gelmiş ve gündemin en başına yerleşmiş bulunmaktadır.
Sizce bölge ülkelerinin taraf yapılmak istendiği bu tür bir “kuşatma”yı, ne tür bir “kuşatma” olarak tanımlamalıyız?
Zaten tam da o nedenle, ilk yazımızda; “ahtapot” ana gövdesinin varlığı kesin olmakla beraber nerede ne şekilde vücut bulacağı ve hangi şekle bürüneceği net değildir” hatırlatmasında bulunmamış mıydık?
İşte bahsettiğimiz o belirsizliğin en çok hissedildiği yer, “ahtapot”un içerden kuşatmayı esas almak üzere örgütlemeye çalıştığı “üçüncü kol”dur. Yeniden aktif hale getirilmek istenen tarihi fay hattı üzerinde inşa edilmeye çalışılan bu “üçüncü kol”un bizim “hayat alanı”mızı oluşturduğu açık olmakla beraber bu gün maalesef “ahtapot”un hayat bulduğu bir alana dönüşmek tehlikesi ile karşı karşıyadır.
“Ahtapot”un “üçüncü kol”u diye tarif ettiğimiz bu tür kuşatma tarzı maalesef tamamen yerel malzemelerle bezenmiş ve yerel hedeflerle donatılmış bulunduğundan rahatlıkla içselleştirilebilecek bir özelliğe sahiptir. Tamamen “Ahtapot” ana gövdesine hizmet eden bir araca dönüşmek üzeredir.
En kötüsü de “üçüncü kol”un inşasında kullanılan yerli malzeme nedeniyle ne yapılmak istendiği konusunu tam olarak tefrik etmekte zorlanıyor olmamızdır(!)
Korkarım içine sürüklenmek istendiğimiz tehlikeli pozisyonu akl-ı selimle doğru tanımlayıp fark edinceye kadar tıpkı I. Dünya savaşında olduğu gibi hiç istemediğimiz bir “iç savaş”ın içine sürüklenmiş olacağız.
İşte tam burada şu soruların sorulması gerektiği kanaatindeyim;
Türkiye’nin şu yada bu sebeple İran, Irak ve Suriye ile cepheleşiyor olması ya da bir savaş riskini göze alıyor olması çok büyük tehlikeler içerdiği halde acaba biz bundan ne fayda ummaktayız?
Bu durum soğuk savaş dönemindeki “kızıl” tehdide karşı “cephe ülke” olarak kullanılmamızdan sonra şimdi de NATO’nun yeni tehdit algısına göre bir kez daha “cephe ülke” olarak kullanılmamız anlamına gelmiyor mu?
Tam da böyle bir zamanda piyasaya sürülen “İran’dan gelen 2000 ajan hemşire” haberlerine itibar etmek, sırf bu amaçla başlatılan psikolojik harbe içerden çanak tutmak anlamına gelmez mi?
Çaldıran hariç olmak üzere 300 yıl savaştığımız ve hiçbir sonuç alamadığımız İran’la eski defterleri karıştırarak yeni bir savaşı gerekçelendirmeye çalışmak bize ne fayda sağlayacak?
Türkiye ve İran’ın birbirine düşman olması veya yeni bir savaşa sürüklenmesi bizim işimize yaramayacaksa eğer, “acaba kimin işine yarayabilir?” diye düşünüyor muyuz?
Bütün bu nedenlerle Türkiye’nin kendisini çevreleyen İslam ülkeleriyle çatışmak yerine işbirliği yapmasını önermek yanlış bir şey midir?
Türkiye’nin sahip bulunduğu tarihi tecrübeye dayanarak hükümetin buna izin vermeyeceğini ummak ve dilemek varken, tarih boyu bir çok kez tekerrür etmiş anlamsız bir mezhep düşmanlığını yeniden alevlendirerek başkalarının çokça arzu ettiği “kuşatılmışlık” pozisyonuna alet olmak “ahmaklık” değil midir?
Etrafımızı sarıp sarmalamaya çalışan “ahtapot”un aradığı “üçüncü kol”, neden biz olalım?
Evet, sorular, sorular…
Bu (uzun) girizgahtan sonra şimdi batı sınırımızda yer alan Yunanistan’dan başlayarak dairemizi çizmeye devam edebiliriz.
Ancak bir sonraki yazıya bırakmak kaydıyla.
|