|
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (European Council on Foreign Relations, ECFR) Çin ve Rusya'dan sonra "Türkiye ne düşünüyor" başlıklı bir rapor hazırlamakta. Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) ile birlikte yürütülen çalışmada ECFR'a bağlı araştırmacılar geçen hafta İstanbul'da Türkiyeli akademisyen ve gazetecilerle bir yuvarlak masa toplantısı yaptılar. Bu toplantıda onlara Türkiye'nin demokrasi ve hukuk devletini yaşayarak öğrenmekte olduğunu söyledim. Şöyle açıklayabilirim:
Cumhuriyet'in 20. yüzyılın ilk yarısındaki tarihi, otoriter bir tek parti yönetimi altında laik bir Türk milleti inşası dönemidir. İkinci dönem ise kabaca 20. yüzyılın ikinci yarısını kapsar. Bu dönemde Türkiye, asker-sivil bürokrasinin (devlet seçkinlerinin) vesayeti altında, demokratik hak ve özgürlüklerin hayli kısıtlı olduğu türden bir demokrasi kurma ve çalıştırma tecrübesini yaşadı. Kabaca 21. yüzyılın başından itibaren ise normal bir demokrasi kurma mücadelesi içindeyiz. Normal demokrasiyle kastım, ülkeyi seçimleri kazanan parti veya partilerin yönettiği, ancak (siyasi, dinsel, etnik, her anlamda) azınlıkların hak ve özgürlüklerinin hukuk devleti (yani insan haklarını gözeten yasalar ve uygulamaların) güvencesi altında olduğu türden bir demokrasi.
Bu mücadelenin bu yılki seçimlerden sonra, yeni, sivil ve demokratik bir anayasanın tartışılması ve kabulü ile tamamlanacağını umuyoruz. Mücadelenin önünde hem büyük engeller var, hem de başarısını güven altına alabilecek olan etkenler. En önemli engel, siyasi, bürokratik, ekonomik, kültürel elitlerin ve sivil toplumun önemli bir kesiminin "eski rejim"in, yani bürokratik vesayetin devam etmesinden yana tavır alması. Normal demokrasiye geçişin karşısında saf tutan cephe de hayli geniş: Yalnız 1930'lar Türkiye'sine özlem duyan türden Kemalistleri değil, (farklı saiklerle) İslamcıların, Türk ve Kürt milliyetçilerinin birer bölümünü de kapsıyor, kolları iktidar partisinin ve hükümetin içine kadar uzanıyor.
Mücadelenin başarıya ulaşabileceği umudunu uyandıran etkenlerin başında ise halkın büyük çoğunluğu yanı sıra Soğuk Savaş sonrasında Batılı müttefiklerinin de Türkiye'de normal bir demokrasiden yana tavır alması. Benim özellikle üzerinde durmak istediğim etken ise Türkiye'nin demokrasinin yalnızca çoğunluk yönetimi demek olmadığını, aynı zamanda birey ve azınlık haklarına saygılı bir hukuk devleti demek olduğunu yaşayarak kavrıyor olması.
Son günlerde Türkiye hak ve hukukun sadece kendileri için değil herkes için değerli olduğunu görüyor ve öğreniyor. Yakın zamanlara kadar subaylar arasında yaygın anlayış, devletin çıkarları için demokrasinin yıkılıp, hukukun ayaklar altına alınabileceğiydi. Balyoz ve Ergenekon davalarında yargılanmakta olan muvazzaf ve emekli askerler, hukuk devletinin değerini gördüler ve savunmalarında hak ve hukuktan söz eder oldular. Daha düne kadar Türkiye'nin askerî bir yönetim altına girmesi için çalışan kimi siviller bugün hak ve hukuktan söz etmekte.
Gazetecilerle ilgili son gözaltı ve tutuklamalar da umarım hak ve hukuk eğitimimize katkı yapıyor. Bu bağlamda öncelikle belirtilmesi gereken husus şu: Elbette ki gazeteciler de, bütün diğer meslek sahipleri gibi, suç işleyebilirler. Meslekleri onları hiçbir şekilde adli kovuşturmadan masun kılmaz. Ama kamuoyu Nedim Şener ve Ahmet Şık adlı gazetecilerin "Ergenekon örgütüne üye oldukları" için kovuşturulduklarına inanmıyor. Şener "Hrant Dink cinayetinde ihmali ve sorumluluğu bulunanların Ergenekon soruşturmasını yürüten polisler olduğunu" ileri sürdüğü için, Şık "emniyetteki Fethullah Gülen cemaati örgütlenmesi üzerine bir kitap kaleme aldığı" için kovuşturmaya uğradığını iddia ediyor. Bu gazetecilerin hangi somut delillerle kovuşturmaya uğrayıp gözaltına alındıkları bir an önce kamuoyuna açıklanmalıdır. Aksi takdirde Ergenekon davasının "muhalif basını susturmak için kullanıldığı" iddiası geçerlik kazanacak.
|