|
Gaste Bursa olarak bu haftaki röportaj konuğumuz, Ayşe Hacıoğlu… Bursa Kent Konseyi Genel Sekreter Yardımcılığı yapan Ayşe Hacıoğlu, son dönemde (2011 yılında) Bursa’dan milletvekili adaylığı için çalışmalar yürüttü. Ayşe Hacıoğlu’yla genelden yerele birçok konuyu tartışma fırsatı bulurken, kendisiyle ilgili önemli keşifler de yaptık. Sözü çok uzatmadan bu tatlı sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.
Röportaj: Gülay Yıldız – Ali Eşgen
Fotoğraflar: Ali Eşgen
Gaste Bursa: Okurlarımıza sizi tanıtmadan önce Gaste Bursa’yı takip ediyor musunuz sorusuyla başlamak istiyoruz.
Ayşe Hacıoğlu: Evet, fırsat buldukça takip etmeye çalışıyorum, özellikle son iki yıldır internet üzerinden yayın yapan haber portallarını takip ediyorum.
GB: Ayşe Hacıoğlu kimdir? Okuyucularımızın sizin tanıması açısından bize kendinizden bahseder misiniz?
AH: 1984’te Bulgaristan’da doğdum, özellikle o yıllarda Türk vatandaşlarına, Müslümanlara yönelik bir asimilasyon çalışması vardı; hal böyle olunca ailem 1992’de Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı ama ilk sekiz yılımı Bulgaristan’da geçirdim. İlkokula orada başladım, ikinci sınıftan itibaren de Türkiye’ye geldim. 1992’den bu yana da üniversite eğitimim dışında hep Bursa’daydım. Liseyi Bursa Erkek Lisesi’nde tamamladıktan sonra, Dumlupınar Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans eğitimimi aldım.
Üniversite benim gençlik çalışmalarıyla tanışmamı sağladı. İkinci sınıfta gönüllü olarak katıldığım bir seminerde ‘gençlik çalışmaları’ diye bir şey olduğundan haberdar oldum. ‘Gençlik Programı’ daha çok Avrupa Birliği’nin desteklediği faaliyetlerden oluşuyordu. Bu programla birlikte ‘Gönüllülük’ hayatımın her anını kapsayacak şekilde gelişmeye devam etti. Sonrasında ise Üniversiteler Arası Öğrenci Değişim Programı: Erasmus’la İspanya’ya gitme fırsatı yakaladım; orada bir yıl boyunca kaldım. Türkiye’ye geri döndüğümde gönüllü çalışmalarıma yeniden başladım ancak artık sadece AB projeleri içinde değil, Türkiye’deki projelerde de bulunuyordum.
Sivil Toplum kuruluşlarında yıllarca gönüllü olduktan sonra farklı bir alanda gönüllü olmaya karar verdim ve 2008 yılında AK Parti Gençlik Kollarına katılarak siyasi alanda gönüllü olarak çalışmaya başladım. AK Parti’nin gençlere verdiği önemi gördüm, yaşadım. Çeşitli kademelerinde; dış ilişkiler ve üniversite birimleri başkanı olarak çalıştım, sonrasında da zaten milletvekili adayı oldum biliyorsunuz.
Lise ve üniversite yıllarımın genel yapısını anlatmak gerekirse, benim her zaman meraklı bir kişiliğim oldu; örnek vermek gerekirse sınıf başkanlığı, öğrenci temsilciliği gibi ilgilerim hep vardı. Aslında bütün bunlar tek bir amaca hizmet ediyordu o da, öğrencilerin sorunlarına çözüm bulabilmekti. Özellikle Erkek Lisesi’nde bu tip konular o dönemde çok önemsenen konulardı.
GB: Bursa Erkek Lisesi’nde bir kız olarak okumanın ne gibi zorlukları vardı ya da zor muydu bir erkek lisesinde kız olmak?
AH: 90’lı yılların ortalarında, süper liseler açıldığında, erkek lisesine kızları kız lisesine de erkekleri almaya başlamışlardı. Benim erkek lisesine girmem biraz tesadüfî oldu; ben ilk kaydımı kız lisesine yaptırdım, kız lisesine ön kayıt yaptırılıyordu o zaman, hiç unutmuyorum kuzenimle gitmiştik, on dakika sonra kaydımı geri alıp erkek lisesine kayıt yaptırmıştık ve bizi ‘bir daha gelirseniz kayıt yapmayız’ diye uyarmışlardı. Biraz korkarak gitmiştim aslında (gülüşmeler), tabi şu da var, erkek lisesinin bir adı vardı, herkesin gitmek istediği bir okul, talep edilen bir okuldu. Ben gittiğimde kız sayısı fazlaydı, süper bölümünde çoğunluk kızlardan oluşuyordu ama klasik bölümün tamamı erkeklerden oluşuyordu. Elbette sıkıntıları vardı; çoğunluğu erkekti sonuçta.
GB: Peki, öncelikle kız lisesi tercihi aileyle ilgili bir şey olabilir mi? Bulgaristan göçü, bilinmeyen bir şehir ve kızlar arasında okursa daha güvende olur mantığı mıydı?
AH: Aslında ortaokuldan sonra ne okuyacağıma henüz karar verememiştim, ne okusam diye düşünürken, birazda çevrenin etkisiyle daha iyi bir okul olsun diye kız lisesi düşünüldü, ordaki teknik hata şundan kaynaklandı. Biz başvuruyu yaparken diplomanın aslının alındığını bilmiyorduk, o yüzden de hem erkek lisesine hem kız lisesine kayıt yaptıralım, hangisi çıkarsa ona devam ederiz diye düşündük ama yol üzerinde önce kız lisesi olduğundan, ilk oraya kayıt yaptırdık fakat erkek lisesine ön kayıt olmadığını öğrenince hemen kaydımızı geri alıp erkek lisesine kesin kayıt yaptırdık ama ben ne ailemde ne çevremde hiçbir zaman kızların arasında okusun diye bir şey hissetmedim.
GB: Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Konuşmanızda Bulgaristan’dan göç etmek zorunda kaldık dediniz, özel değilse o zorunluluğu bizimle paylaşır mısınız? Türkiye’ye adapte olmak konusunda sıkıntı yaşadınız mı?
AH: Bulgaristan’da Türkler ve Bulgarlar yada farklı milliyetlerden insanlar çok uzun yıllar birlikte yaşamışlar, hiçbir sorun yaşamadan geçinmişler ama 80’li yıllarda, özellikle Bulgar hükümeti, şöyle bir politika izlemeye başlamış: Türk kesim yoğunlukta olduğu için, bu onları rahatsız etmeye başlamış ve onları asimile etmek istemişler. Bu asimilasyonda Türklerin din özgürlükleri kısıtlanmış, bayramları kutlamalarına izin verilmemiş, camiler zaten yok denilecek kadar az, isimler değiştirilmiş… İnsanların isimlerinin değiştirilmiş olması, dinlerini yaşamalarına izin verilmemiş olması göçü zorunlu hale getirmiş. Ara ara göçler olmuş ama en büyük göç, 80’li yıllarda başlayan göç olmuş. Annemler zaman zaman anlatır mesela insanlar isimlerini değiştirmemek için dağlara kaçmış, kamplara alınıp öldürülenler var nihayetinde buna benzer pek çok eziyetler olmuş. Yanlış hatırlamıyorsam 2005 yılında “Çalıntı Gözler” adında bir film vizyona girmişti ve yaşanan olayların pek çoğu o filme konu olmuştu. Bu eziyetler sebebiyle 1984’ten itibaren bir göç furyası başlıyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kapıları açmasıyla 1989’da patlıyor aslında. O dönemde Türkiye’ye göç ederek gelen ve gelemeyen iki grup var; biz o ‘gelemeyen’ gruptanız. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapıları yeniden kapatmasıyla babam vize alamıyor ve biz 1992’de gayri resmi yollardan turist olarak Türkiye’ye giriş yapıyoruz. 1992 yılının mart ayıydı sanırım ve sonra da Bursa’da kaldık zaten, bir daha da geri dönmedik.
Bulgaristan’daki günlerimi güzel hatırlıyorum, bir Türk Köyü’nde yetiştim; bu anlamda çok büyük sorunlar yaşamadık o dönemde. 1984’e kadar Türkler ve Bulgarlar arasında bir sıkıntı yoktu. Hatta annem şunu anlatır, ben doğmadan önce onlar Kırcaali’de yaşıyorlarmış ve annem ağabeyimi bazen Bulgar komşumuza bırakıp işe gidermiş. Türklerin ve Bulgarların arasındaki sıcak ilişkiyi anlatan güzel bir örnektir bu olay. Uzun lafın kısası o kadar iç içe yaşarlarmış. Ne olduysa sonrasında olmuş zaten ve evet ondan sonrası biraz sıkıntılı bir dönem oldu bizim için. Türkiye’ye geldikten sonra, her ne kadar Türk de olsak, özellikle şive konusunda farklıydık, anlaşılıyordu bu her konuşmamızdan. Ben 3 – 4 ayda kendimi Türkiye Türkçesi’ne adapte edebilmiştim ama yinede çocukken dalga geçerlerdi bizimle. Bulgaristan’daki eğitim sistemine bakıldığında bizim anaokulu dediğimiz sürece çok erken başlıyorsunuz, ben iki buçuk yaşında başladım; ağabeyim bir buçuk yaşında başlamış. Fakat okulda ezberci bir sistem olmadığı için biz daha çok oyunlar oynardık, buraya ikinci sınıfın ikinci döneminde geldiğimde, diğer çocuklar belli ölçülerde matematiksel işlemleri yapabiliyorlar ama ben yapamıyordum. Ne kadar uğraştıysam da onlara yetişemedim ve hep şunu demişimdir: “Ben matematik özürlü biri olarak kaldım.” Çünkü hiçbir zaman o zorunlu sisteme adapte olamadım ve sözelci olarak kendimi geliştirdim. 3, 4 ve 5. sınıfta matematik konusunda büyük sıkıntılar yaşamıştım; O süreçleri atlattıktan sonra ben de herhangi bir Türk vatandaşı gibi olabildim.
GB: Peki, sizin isminizin değiştirilmesi gibi bir süreç yaşandı mı?
AH: Maalesef öyle bir süreci ben de yaşadım. Benim büyük dedem ‘Hacı Murat’ diye geçer. İsim değiştirmekle kalmıyorlar Bulgarlar ismin özelliğine göre soyadını da değiştiriyorlar; ‘Hacı Murat’ ismine verdikleri alternatif isim ‘Hıristof’, Bulgar adım ‘Valya Mihalova Hıristova’. Bu çok acı veren bir durum, isminiz Hacı Murat’ken Hıristiyan özelliği taşıyan bir isime sahip oluyorsunuz.
Bulgaristan uyguladığı bu politikanın acısını daha sonra fazlasıyla çekti, göçle birlikte ciddi ekonomik sıkıntılar yaşadılar. 2004 yılında çıkan kanunla birlikte Bulgaristan’dan göç eden Türklerin birçoğu çifte vatandaşlık hakkına sahip oldu ama hala Bulgar Hükümeti göç edenlere haklarını verme noktasında problem çıkarmaya devam ediyor. Örneğin siz gidip isim değiştirme başvurusunda bulunmazsanız isim değişikliği yapmıyor.
GB: Kariyer geçmişinize baktığımızda uzunca bir zamandır sürekli olarak STK’larla ya da toplum yararına projelerin içinde bulunmuşsunuz veya bir şekilde bu projelere katkı sağlamışsınız. Bu bağlamda bunu karakterinizin bir dışa yansıması olduğunu söyleyebilir miyiz?
AH: Lise yıllarımdan beri bu durum böyle gelişti. Erkek Lisesi’nde seçim yapardık; hiç unutmam bir tanesi benim için faciaydı, üç gün okula gitmek istememiştim. Kaybetmiştim çünkü hem de rakibime değil, son anda çıkan üçüncü kişiye yenilmiştim; bu durum daha çok üzmüştü beni. Üniversiteye gittiğimde ilk hedefim, bir an önce okulu bitirip akademisyenliğe geçmekti. Onun için hep üstten ders almak gibi bir niyetim vardı ama sonrasında çok tesadüfi bir şekilde bir afiş gördüm ve bir seminere gittim. Seminerde gönüllü olarak faaliyetler gerçekleştirildiğinden, insanlara yardım amaçlı faaliyetler yapıldığından ve Avrupa’daki ülkelerin gezilebildiğinden söz ediliyordu. Seminerdeki konuşmacılardan biri bir projeden söz ederek, Kütahya’daki Kız Yetiştirme Yurdu’nun şehrin merkezinden çok uzak olmasından dolayı orada kalan kızların toplumla bütünleşemediği ve bu anlamda orada kalan kızlara İngilizce eğitimi verecek gönüllüler aradıklarını söyledi. Ben de oradaki kızlara İngilizce eğitimi verecek gönüllülerden biri olarak sivil toplumla tanışmış oldum diyebilirim. Bu projeyi daha sonra bir erkek yurdunda devam ettirdi arkadaşlarımız ve ben şunu fark ettim; aslında düşündüğünüz her şeyle ilgili olarak proje üretebilir ve bu yönde çalışmalar yapabiliriz. Kütahya Kız Yurdu’nda gerçekleştirdiğimiz projede asıl amaç orada kalan kızların sosyal yaşama adapte olmalarını sağlamaktı. Bu şekilde birçok projede yer aldıktan sonra Kütahya’da bir dernek kurulması aşamasında bana davet geldi ve aslında her şey o dernekle başladı. Erasmus programıyla gittiğim İspanya’dan döndükten sonra Dünya Bankası’nın Türkiye’de desteklediği ‘Gençlik Sosyal Gelişim Programı’ adında bir proje vardı, orada da gönüllü olarak çalıştım.
GÖNÜLLÜYÜZ AMA PROFESYONEL DEĞİLİZ…
GB: Erasmus Programıyla yurtdışına çıkmış olmanız sizin yurtdışı vizyonunuz olduğu anlamına da geliyor; bu bağlamda bu vizyonun çalışmalarınıza nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?
AH: Yurt dışından geldikten sonra Bursa’ya döndüğümde burada kimseyi tanımıyordum; yine çok tesadüfî bir şekilde Osmangazi Belediyesi’nin Bursa’da Engelliler için bir Avrupa Birliği projesi hazırladığını ve bu projeye asistan aradıklarını öğrendim. Bu benim için büyük bir şanstı ve asistan olarak başladığım projede asistan koordinatörlüğe getirildim. Bursa’da 2008 yılından beri çok farklı projelerin hayata geçirildiğini gördüm ve Bursa bu anlamda çok büyük potansiyele sahip, çok fazla dernek ve gönüllü var burada; bu anlamda Bursa’nın sivil toplum olarak çok kuvvetli olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu gücü nasıl kullanacağımızı bilmediğimizi de düşünüyorum. Kayıtlara bakıldığında Bursa’da 3800 dernek var ancak ama aktif olarak çalışan dernek sayısı çok az. Bunun nedeni ise biz dernekçiliği gönüllülük esasına dayalı olarak yapıyoruz ama profesyonel çalışamıyoruz. Konuyu çok dağıtmak istemiyorum, sonuç olarak geçmişteki gerek yurt dışında olsun gerekse sivil toplumda edindiğim deneyimlerimin işime çok fazla artıları olduğunu söyleyebilirim.
GB: Peki, Bursa çapında hibe programlarını yeterince değerlendirebiliyor muyuz?
AH: Doğrusu şu ki, Avrupa Birliği hibeleri gelmeye başladığında sadece Bursa değil, Türkiye çapında bu hibeleri nasıl değerlendireceğimizi bilmiyorduk. Çünkü bizde proje mantığı yoktu; iyi işler yapıyorduk ama kâğıt üzerinde yazılı çizili hiçbir şey yoktu elimizde. Türkiye proje üretip, geliştirmeyi ve bu projeyi yönetmeyi 2000’li yıllarda öğrendi. Hatta açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim ki, biz 2007 – 2008 yıllarında hala proje yapmayı bilmiyorduk. Bilmiyorduk derken, projeyi yapıyorduk ancak iş uygulamaya gelince ‘bunu nasıl kara dönüştürürüz, nasıl kılıfına uydururuz’ derdinde olduk. Üzülerek söylüyorum ki, alınan paraların başka şekillerde kullanıldığını biliyoruz. Ama son yıllarda bunları aşıyoruz, özellikle AB’nin istihdamla ilgili projeleri batıdan doğuya doğru bir ivme kazandı. Geçen yılın verilerine bakıldığında Bursa hibelerden yararlanmada 33-34. sıralarda, pek çok il bizden önde ve bu illerin nüfusları bizden çok az. Bu kadar önemli kurumun yer aldığı şehirlerden biri olan Bursa’nın sıralamadaki yerine baktığımızda iki sonuca varıyoruz: Birincisi ya biz bu işi bilmiyoruz; ikincisi ise, bunlara ihtiyacımız yok. Ben yine de Bursa’dan umutluyum çünkü bu iş profesyonelce yapan şirketlerin sayısı giderek artıyor, derneklerin çabası yadsınamaz o halde neden daha iyi olmasın?
GB: Bildiğimiz kadarıyla Kent Konseyi bünyesinde 33 tane çalışma grubu var, bu çalışma gruplarının hepsi tam anlamıyla işlevsel midir, yani aslında bu çalışma grupları Bursa’ya somut anlamda ne gibi katkılar sağlıyor?
AH: Kent Konseyi’nin yapısına, vizyonuna ve misyonuna bakıldığında geçmişi Yerel Gündem’e dayanmasıyla ilgili olarak çevreyle gelen sürdürülebilir kalkınmayla gelen bir alt yapısı olduğunu görebiliriz. Yapısal anlamda ciddi bir değişiklik olmadığı gibi Yerel Gündem’le birlikte gelen çalışma gruplarının da devamlılığını sağladık. Kent Konseyi olarak amacımız, Bursa’da Bursa’nın yararına bir şey yapılacaksa halkın da haberinin olmasını sağlamak ve onların da fikirlerini almaktı. Tersten bakıldığında ise Kent Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren çalışma grupları Bursa’yla ilgili sorunlar görüyorsa, bunlarla ilgili çalışmalar yapsınlar, sorunları tespit etsinler ve bu sorunların çözümünde müdahil olması gereken kurumları bir araya getirsinler istedik. Kent Konseyi çatısı altında 33 tane çalışma grubumuz var ve bunların her birinin amacı farklı. Örneğin Gençlik meclisimiz gençlerle ilgili projeler üzerinde çalışırken, arkeoloji çalışma grubumuz ise kendi alanıyla ilgili faaliyet gösteriyor. Bu çalışma gruplarının hepsinin lobi faaliyeti yaptığını söyleyemesek de, hepsinin misyonunun farklı olduğunu söylemek mümkün. Yine örnek vermek gerekirse ‘Havacılık’ ve ‘Arkeoloji’ çalışma gruplarımız konularıyla ilgili halkı bilinçlendirirken, ‘Arazi ve Su Kaynakları’ çalışma grubumuz ise Bursa’daki arazi ve su kaynaklarının nasıl çalıştıklarını, nasıl değerlendirildiklerini araştırıp, takip ederken, herhangi bir sıkıntı olduğunu tespit ettiğinde ilgili birimlerle temas kurup sorunu iletmekle sorumludur.
GB: Peki, sadece sorunlar mı tespit ediliyor, yoksa çözüm noktasında çalışma gruplarının etkilerinden söz edebilir miyiz?
AH: Bu noktada bizim amacımız aslında şu: Evet, biz sorunu gösterdik ve alın siz bu sorunu çözün demek yerine sorunla birlikte çözüm önerilerimizi de ilgili birime sunmak. Çözüm noktasındaki en önemli dezavantajımız ise bize gelen insanların gönüllü kişiler olması, dolayısıyla sadece önerilerde bulunabiliyoruz. Kent Konseyi olarak sunduğumuz önerilerin hayata geçirilip geçirilememesi ise ilgili kuruma göre değişiyor ne yazık ki. Bu noktada size güzel bir örnek vermek istiyorum; Engelliler Meclisimiz, engelliler yararına çalışmak isteyen engelli ve sağlıklı bireylerden oluşuyor. En büyük sıkıntılarımızdan birisi de şehrin engelliler için düzenlenmemiş olması, hükümet 2005 yılında çıkardığı yasayla kamuya açık alanların engellilerin ulaşabilirliğine uygun olarak yeniden düzenlenmesini öngörüyor. Ama şu ana kadar bu anlamda kurumların ilgisizliğinden ya da çeşitli nedenlerle bu yasa hayata geçemedi. Bunun üzerine en son karar 2012 Temmuz ayına kadar bütün düzenlemelerin yapılması yönünde ama şehre bakıyorsunuz daha ortada hiçbir şey yok. Engelliler Meclisimiz şunu önerdi, biz bir izleme – değerlendirme yapalım; bununla birlikte bu yasaya göre Bursa’nın bir haritasını çıkaralım. Yaklaşık dört aylık bir süreçte Bursa’nın bütün kamu kurumları ve kamuya açık alanların değerlendirmesi yapıldı ve ortaya çıkan rapora göre Bursa’nın yüzde 65’i hala bu yasaya uygun olarak düzenlenmemiş. Bunun gibi güzel örnekler var tabi ama her zaman bu şekilde olmuyor. Çünkü bizimde gidebildiğimiz yerler sınırlı ve dediğim gibi gönüllülerle çalışıyoruz.
GB: Kent Konseyi’nin çalışmaları hakkında geri bildirimler alabiliyor musunuz?
AH: Genelde bana gelen tepkilerin olumlu olduğunu söyleyebilirim. Ben şunu çok önemsiyorum; bir insanın hayatını kolaylaştırmak, hayatına dokunmak çok önemli çünkü bende vakti zamanında tesadüfen bir projeye dâhil oldum ve bambaşka bir kapı açıldı hayatımda. Ben de bugün aynısını bir başkasına yapabiliyorsam ne mutlu bana. Kent Konseyi’nin çalışma gruplarını ben bu bağlamda başarılı buluyorum. Gönüllü olmak çok ayrıcalıklı bir duygu, hem kendin için hem de karşındaki için. ‘Ne biçim iş yapıyorsunuz’ diyen birine bu güne kadar denk gelmedim.
GB: Kent Konseyi’nin deprem konusunda yaptığı çalışmalar ya da çözüm önerileri var mı?
AH: 1999’da yaşadığımız deprem felaketi bize şunu gösterdi: Türkiye böylesine bir krizde tek yumruk olabilme özelliğine sahip bir ülke. Bir deprem anında neler yapılmalı diye soruyoruz, bu anlamda Bursa için neler yapılabileceğini geçtiğimiz günlerde yaptığımız bir konferansla gündemimize aldık. Kent Konseyi’nin misyonlarından biri de bu tür konularda muhatapları ve etkilenecek kimseleri bir araya getirmektir. Olaya sadece teknik açıdan yaklaşmak yerine bir başka açı yakalamayı amaçlıyoruz.
KENT KONSEYLERİ YASASI SIKINTILI…
GB: Kent Konseyi’nin yerel politikaların oluşmasında bir etkisinin olmadığını görüyoruz. Daha çok STK’ların bir araya gelip, konuşup, sohbet edip sonra da dağıldıkları bir yapı gibi duruyor. Gerçekten böyle mi yoksa biz mi yanlış düşünüyoruz?
AH: Bu konuda kesin bir yasa var ve şöyle diyor: “Kent Konseyleri konuyla ilgili çalışmasını gerçekleştirir, ortaya çıkan raporu belediye meclisine sunar.” Kent Konseyleriyle ilgili yasadan kaynaklanan bir takım sıkıntılar var. Hazırlanan raporu meclise gönderdikten sonraki sürece müdahil olamıyoruz ne yazık ki. Meclisten sonraki kısımda bir boşluk var yani bir yaptırımımız yok; biz kararı aldık, siz de bunu yapacaksınız diyemiyoruz. Biz sadece insanların sesini duyurma noktasında etkiniz.
GB: Peki, emekler boşa gitmiyor mu?
AH: Bizimle çalışan kişiler gönüllü olarak geldikleri için zaten isteyerek yapıyorlar yaptıklarını. Dolayısıyla sonuçlarını da biliyorlar ve bunun tek amacının gündem oluşturmak olduğunu farkındalar. Sonuç olarak kamuoyundaki ‘Kent Konseyi İşlevsiz’ imajının kurumdan değil de sistemden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
GB: Geçtiğimiz seçimlerde vatandaş Meclis’e Yeni Bir Anayasa yapma konusunda ciddi bir destek verdi. Sizin adayı olduğunuz parti başta olmak üzere, diğer siyasi partiler de bu konuda vatandaşa söz verdi. Ama bugüne kadar atılmış herhangi bir somut adım yok gibi. Uzlaşma Komisyonu kurulması vatandaşı ikna etmiş gibi görünmüyor. Siz Yeni Anayasa’nın yapılabileceğine inanıyor musunuz?
AH: Tabiî ki inanıyorum, proje mantığında şu vardır; bir proje yapabilmek için önce bir sorun olması gerek. Anayasa’da bu şekilde Türkiye’nin ihtiyacı vardı ki bu gündeme geldi. Ne zaman olacağı sorusu önemli ama seçim sonrasında ortaya çıkan gündem yoğunluğu nedeniyle bu süreçte tam anlamıyla somut adımlar atılamamış olabilir, ama bu yapılmayacağı anlamına gelmez. 30 yıl sonra, 12 Eylül 2010’da Referandumla gerçekleştirilen 26 maddelik değişiklik ciddi bir kararlılık ifadesidir. Seçimlerle birlikte Türkiye’nin gerçek bir dönüşüm ve değişim isteği, yeni anayasa ihtiyacı bir kez daha ortaya konmuştur. AK Parti’nin bu konudaki kararlılığının devam ettiğini görüyorum. Ayrıca gerek TBMM’nin internet üzerinden açtığı öneri sayfaları gerekse çeşitli sivil toplum kuruluşlarının, Kent Konseylerinin ve akademisyenlerin de görüşleri alınarak süreç devam ettiriliyor. Bunların yanı sıra zaten ilgililer çalışmalarını gerçekleştirerek önerilerini rapor halinde sunuyorlar. Örneğin pek çok STK’nın ben bu dönemde çalışma yaparak önerilerini sunduğunu biliyorum. Bütün bunları göz önüne aldığımızda elbette hükümetimiz bu çalışmalar ışığında Anayasa ile ilgili çalışmayı gerçekleştirecektir. Çünkü hem halkın hem de iktidarın isteği bu yöndedir, yeni anayasa Türkiye için kaçınılmazdır.
GB: Biraz da sosyal konulardan bahsedelim istiyoruz. Aile hayatınız nasıldır, arkadaşlarınızla ilişkileriniz ne şekildedir?
AH: En çok önem verdiklerimin arasında ailemle ve arkadaşlarımla vakit geçirmek vardır. Kahvem meşhurdur benim, insanlar bana çay teklif etmezler mesela ama içmeyi severim. Kısaca arkadaşlarım benimle bir araya gelmenin bahanesinin kahve olduğunu bilirler.
GB: Aileniz sizin elinizden en son ne zaman kahve içti?
(Gülüşmeler)
AH: Bulgaristan’dan gelen göçmenlerde çay kültürü pek yoktur. Yemek yapmayı seviyorum aslında, fırsat buldukça mutfağa girerim; ilk yemeğimi 10 yaşında meraktan yapmıştım. Bir zamanlar çok iyi bir aşçıydım. Akşam yemeklerini mümkün olduğunca ailemle yemeyi çok severim. Hafta içi çalışma şartlarından dolayı çok mümkün olamayabiliyor ama Pazar günleri kahvaltı kesinlikle birlikte yapılır. Çok elzem bir durum yoksa o gün evden dışarı çıkmam.
GB: Yoğun çalışma temponuzdan konuşalım biraz…
AH: Normal şartlarda işim sabah sekizde başlar akşam beşte biter ama baktığımızda ben okul hayatımda da, gerek şimdiki işimde gerek önceki işimde saate bağlı çalışan biri değilim. Yani isteyerek çalışıyorum; mesaim 5te bitiyorsa ve benim ofiste işim henüz bitmemişse çıkmam ve işimi bitiririm. Ailem de buna alıştı artık. Her ne kadar zaman zaman sitem edip, ‘Bir akşam da yapacak bir şey bulama’ deseler de, genel manada onlarda bu duruma uyum sağladı.
GB: Ayşe Hacıoğlu arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde havadan sudan sohbetleri en fazla ne kadar süre yapabilir?
AH: Aslında arkadaşlarım diyebileceğim insanlarla çok fazla iş konuşmayız. Herkesin sohbet ettiği konuları konuşuruz. Dönem dönem siyasetten, sorunlardan, ekonomiden vs. konuşuyor olsakta, bu benim yaptığım işten kaynaklanmıyor. Herkes kadar siyaset, herkes kadar ekonomi konuşuyoruz.
HEPİMİZİN NİYETİ ÜZÜM YEMEK, BAĞCIYI DÖVMEK DEĞİL…
GB: Peki, sizde de bildiğimiz bayan sohbetleri oluyor mu? Mesela geyik muhabbeti diye tanımladığımız muhabbeti yapıyor musunuz ya da anlamsız dakikalarca güldüğünüz oluyor mu?
AH: Tabi, ben çok severim gülmeyi, hatta kahkahayla gülerim; hayatımda bunlara hala yer var. Aslında ben de herkes gibi yaşıyorum; benim de işe geç kaldığım zamanlar oluyor ya da ben de alışverişe gidiyorum. Alışveriş yaparken pazarlık yapamıyorum ama alışverişim iyidir. (Gülüşmeler) Benim televizyon noktasında bir tutumum var sadece, televizyon izlemeyi sevmiyorum. Sadece haberleri ve o anda önemli bir program varsa izleyebiliyorum. Gereksiz dediğim şeylerden biridir ‘Televizyon’.
GB: Son olarak, Kent Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı gözüyle baktığınızda Bursa’da her şey güllük gülistanlık diyebiliyor musunuz? Yerel yönetimlerin çalışmaları sizce Bursa’yı ne oranda iyileştiriyor veya geri götürüyor mu?
AH: Her şeyin muhteşem olduğunu söyleyemeyiz ancak eskisinden çok daha iyi olduğunu belirtmek gerek. Osmanlı başkenti olmuş bir kentin gün yüzüne çıkarılmasında, bu kentte yaşayan insanların bile bilmediği değerlerin ortaya çıkarılarak turizme kazandırılma noktasında başarılı çalışmalar vardır. Ayrıca yapılan yatırımlar sadece turizm değeri olarak kalmamış, bu kentte yaşayan insanların hizmetine sunulmuştur. Kente yapılan bütün bu yatırımlar aslında insanımıza yapılan yatırımlardır.
Şu bir gerçek ki her zaman ileriye gider asla geriye gitmeyiz. Bu bağlamda yerel yönetimleri takdir etmek gerek. Oturduğumuz yerden eleştirmek çok kolay, peki ama biz eleştirdiklerimiz için ne yapıyoruz, bunu da düşünmeliyiz. Önerilerimizi sunmalı ve gerçekleşmesinde bizlerin de katkısı olmalıdır. Bu bağlamda Büyükşehir Belediyemize, Kent Konseyi’ne, ilçe belediye ve kent konseylerine muhakkak ki vatandaş olarak ulaşmalı ve katkı sağlamalıyız. Ben sana oyumu verdim bundan sonrası senin işin deyip sıyrılmamalıyız kentli olmanın sorumluluğundan. Çeşitli alanda faaliyet gösteren STKlara, kent konseylerine üye olmalıyız. Gerek Büyükşehir Belediye Başkanımız Recep ALTEPE ve gerekse Kent Konseyi başkanımız Semih PALA ve diğer yerel yönetimler yetkililerimiz önerilere ve katkılara açık; gönüllülüğe önem ve değer veriyorlar. Aslında vatandaş ve gönüllü olarak bizler çok şanslıyız çünkü kolaylıkla yerel yönetimlere ulaşabiliyoruz, önerilerimizi sunabiliyoruz. Bu anlamda da ben kendilerine teşekkür etmek istiyorum.
Yerele ne kadar inebilirsek o oranda başarılı olacağımızı düşünüyorum. Sonuçta hepimizin niyeti üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil.
GB: Gerçekten çok sıcak ve samimi bir röportaj oldu. Bu keyifli sohbet için size çok teşekkür ediyoruz.
AH: Ben teşekkür ederim.
Ayşe Hacıoğlu hakkında birkaç detay:
Araba kullanırken şarkı söylemeyi sever…
Perşembeleri senfoni konserine gider.
Kendisine bir şey hissettirebilen, düşündürebilen bütün müzikleri sever ama İspanyol ezgilerinin yeri çok ayrıdır J Buika dinler
Her gün mutlaka yabancı dilde kitap, dergi, makale vs okumaya çalışır
Yürüyüş yapmayı sever |