Balyoz davasıyla ilgili bir türlü infaz edilemeyen yakalama emirlerini yazmak üzere bilgisayarın başına oturmuşken, ne olur ne olmaz burası Türkiye, haber sitelerinde şöyle bir tur atmadan yazıp ofsayda düşmeyeyim dedim, hay aklımı seveyim, iyi ki öyle demişim, iyi ki yazıyı son dakikalara sarkıtma alışkanlığımdan taviz vermemişim. İddia ediyorum, nasıl ki anayasa mahkemesinin referandum paketiyle ilgili kararını sıcağı sıcağına Bursa özelinde değil, Türkiye genelinde herkeslerden önce yazarınız yorumlamışsa Saadet Partisi’nin basılma haberine ait yorumları da ilk defa bu sütunlarda sizler okuyacaksınız.
Kongreden sonra gün geçmiyor ki yaşlı ve ağır ağabeylerin yeni bir hamlesine şahit olmayalım. Genel başkan Numan Beyin kendilerine Genel idare kurulunda yer vermemesini bir türlü hazmedemeyen bu muhteremler demek ki sonunda bunu da yaptılar, siyasi hırsları uğruna kendi elleriyle Saadet Partisi’ni bastırdılar. İddiaya göre Oğuzhan Asiltürk kongrede usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle yirminin üzerinde dava açmış ve davalardan birinin hakimi de oldukça titiz çıkıp “aman deliller kararmasın” diye ihtiyati tedbir kararı alınca olanlar olmuş ve Saadet Partisi genel merkezi medyatik tabirle “basılmış”.
Dünden beri Erbakan Hoca’nın ve Oğuzhan Asiltürk’ün özel rica ve manevi tazyikleriyle olağanüstü kongre talep eden delege sayısı 650 yi bulmuştu ve meşhur anayasa Hocası Mustafa Kamalak Hoca partisine karşı kutsal hukuk mücadelesinin (!) başladığını dost düşman (haliyle daha çok düşman) herkese ilan etmişti. Sonunda hayır göremediğim bu teşebbüse hayırlı olsun diyemeyeceğim için inşallah milli görüşün eski(mez) kadrosunun hışmına uğramam.
Aslında kongreden sonra olanlar sinirimi epeyce bozmuş, olan biteni Milli Görüş camiasına yakıştıramamıştım ama okuyanların hatırlayacağı üzere yaralı kardeşlere bir de ben vurmuş olmayayım diye elimi tutmuştum. Beklentim herkes gibi nefis taşıyan, beşeri zaaflarına mağlup düştüğü anlaşılan, davaya bunca hizmeti geçmiş büyüklerin bir an evvel yanlıştan dönüp Saadet partisi ve Numan Beyin yakasını rahat bırakması, önünü açmasıydı. Bunun için herkesi sağduyuya davet eden dengeli bir yazı kaleme almıştım. Ama artık şekil 1/a da görüldüğü üzere bir yerlerden emanet aldığım bu nazik üslubu terk edip öz be öz kendi üslubuma dönmüş bulunuyorum. (Oh be dünya varmış…
28 Şubatta Müslümanlara dünyayı zindan eden çetenin akıl hocalığını yapan Demirel için bir yazı yazmış ve insan Fatiha’ya bir yer bırakmalı demiştim. Olur ya hala Demirel’i tanıyamamış birkaç saf Müslüman arkasından hayır dua edebilirdi, ama Demirel di bu ve hiç boş durmuyordu. Milli Görüş’ün ağabeylerine Demirel’den misal getirmekten ben hala haya ediyorum ve dilim varmıyor ama şimdi değilse de bu gidişle belki yarın, belki yarından da yakın bir zaman içinde ben de bu muhteremlere “ insan Fatih’e değil Fatiha’ya bir yer bırakmalı” diyeceğim.