Haziranın son haftasıydı. Ankara’dan Keçiören Belediyesi ile Araştırma ve Kültür Vakfı çabalarıyla oluşan gezi içinde yer alır mısın önerisine tereddüt etmeden evet yanıtını konduruvermiştim. İlkin 2003 Haziranında ziyaret ettiğim ülkeyi, 2010 Haziranı sonlarında bir kez daha görme fırsatı yakaladığımda hayır diyemedim. Ülke hakkında kısa bilgileri öne almakta yarar var sanırım…
51.197km.kare toprağa, 4.500.000 civarında nüfusa sahip Bosna Hersek’te Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlardan müteşekkil bir etnik yapı söz konusu. Bir bakıma ‘Bosnalıyım’ demek ‘müslümanım’; ’Hersekliyim’ demekse orada ‘Hırvatım’ anlamına geliyor. 1984 Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapan Bosna Hersek’in Adriyatik Denizinde limanı olmayan yaklaşık 20 km.lik bir kıyı şeridine sahip olduğunu kaydedelim. Yönetim Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olarak adlandırılmaktadır.
1992 yılında bağımsızlığını ilan etti; ancak Sırplarca tanınmayınca savaşa başvuruldu.1995 yılına değin süren savaş Dayton Barış Antlaşması ile sona erdirilmiş oldu. Antlaşma sonucunda Bosna Hersek Federasyonu’nun yüzölçümü 26.345 km. kare, Sırp Cumhuriyeti’nin ise 24.840km.kare olduğu karara bağlansa da Seneca’nın ifadesiyle, geçmişten ders almayanların onu bir kere daha yaşamak zorunda kalacağı, anlaşılıyor.
1463 yılında Osmanlı yönetimine giren ülke,1878 yılına kadar bu durumunu sürdürmüş, sonra Avusturya –Macaristan kontrolüne geçmiştir.1992 ‘den 95’ deki Dayton antlaşmasına kadar gayri resmi rakamlara göre 300–350 bin arası Boşnak öldürüldüğü, kaybolduğu ilgililerce ifade edildi. Pek çok göç oldu, çoğu geri dönmedi, dönemedi. Bu seferki gezimizde bile savaşın süregelen etkilerine tanık olmadık dersek yalan olur. Savaşın izleri olanca canlılığı ile kendini ele veriyor. Pek çok yapı, ev, eser tamir görse de, bir o kadar da savaşa tanıklık eden görüntülere rastlıyorsunuz. Saraybosna’nın en görkemli binalarından birini temsil eden kütüphanesi, devasa görünüşüyle yangınların canlı tanığı olmayı sürdürüyor. Kütüphane yakanlar kim olursa olsun insanlığın yüz karası olmaktan kurtulamazlar.
Köylere gidiyorsunuz, oralara varıncaya kadar o yüz karası eylemlere, katliamlara tanık oluyorsunuz. Bir şehit kasırgasının yaşandığını, acılarınızı içinize gömerek, yutkunarak görüp kalakalıyorsunuz. Birçok yerde bu direnişleri sembolize eden, tarihe tanıklık ödevi üslenen müzeler oluşturmuşlar. Çocukların cesetlerinden çıkarılan giysilerden, el yapımı silah ve aletlerden müteşekkil çeşitli malzemeler resimler ve fotoğraflar sergileniyor. Mütevazı, misafirperver, mükrim yanlarıyla onurlu bir duruşun da fotoğrafını veriyorlar. Hemen her yerleşim biriminde, kent ve kasabalarda dört bir yanı beyaz mezar taşları ile insan soyunun nasıl da bir vahşeti simgeleştirdiğini görüp kahroluyorsunuz. Hemcinsinizin bu tabloyu göz önüne sererken nasıl bir aymazlığa yaka kaptırdığına da çaresiz şahitlik ediyor, gözyaşlarınızı içinize akıtıyorsunuz. Dört bir yan beyazdan mezar taşlarıyla kara, hem de kapkara bir karnesidir insanlığın...Bir sorunlar yumağı ile yüz yüze olunduğu hemen anlaşılmıyor belki ilk bakışta. Biraz içeriden bakınca, dokununca dertler kımıldıyor, ele veriyor kendini. 2003’de ilk gittiğimde iki şey gözlemlemiştim:
1. Türklere / Osmanlı’nın torunlarına biraz sitemkâr idiler. Kırgınlardı haliyle. Pek umdukları, bekledikleri denli bir el uzatılmamış; kurda kuşa yem olmalarına göz yumulmuştu. Bu içi bizi, dışı âlemi yakan girift olayı onlara anlatmak kolay mıydı bilmiyorum. Fakat realite buydu.
2. Buna rağmen Türklerin bir itibarı, bir ağırlığı vardı üzerlerinde, bir saygı duyuş hemeninde kendini belli ediyordu. Şimdi o kırgınlık hala sürüyor. Türklerin o var olan itibarı hala sürüyor mu, işte o konuda kuşkularım oluştu. Türkler gidip geldikçe de o itibarın tükeneceği apaçık anlaşılıyor işin doğrusu…
Bir kere kendilerini “Abi”,”Ağabey” diye gören Türklerden, Türkiye edasından hoşlanmadıklarını söylemiş olayım. Ya yardım etmeye/sadaka vermeye geliyorlar ya da orada iş kurup yoksullaşmış bir halkın sırtından para kazanmaya. Bu belki de uçuk gibi gelen yargılar, yıllardır orada yaşayan bir Türk’e ait. Kuşkusuz orada istihdam oluşturacak bir yatırımcıdan serzeniş değil bu söylenenler. Boşnaklar, birebir kurumsal ilişkiler kurmak istiyorlar, haklı olarak. Bireysel ya da grupsal temaslar onları hem yormuş, hem de sıkıntıya sokmuş görünüyor. Bu zaten hemen her yerde de benzer sorunlara kaynaklık etmededir. Bu ister sivil topluma ait bir kuruluş, isterse resmi bir kuruluş dolayımında olsun fark etmiyor. Açıktır ki, cemaat ve benzeri gruplar orada kendilerinin muhatap alınmasını istemiş; o insanları, sivil ya da resmi kurumları zan altında bırakmış olabilir. Dahası bunu da hep belli grupların yapması çekinceli bir tutum alınması sonucuna itmiştir onları… Baş çarşısından, Hüsrev Bey Camii ve Medresesinden, yer yer Bursa’yı anıştıran siluetinden, yüzlerce yıl cami/kilise/havra bir aradalığını sürdüren anlayışından, somut örneklerinden söz etmeme gerek yok sanırım. Bunlar hep anlatılıp durulan yanları bu ülkenin. Benim gözlemlerim biraz da göz ardı ettiğimiz o ele avuca bir türlü sığdıramadığımız yanlarına ilişkin kalacak gibi görünüyor. Rahmetli Aliya’nın Kovaçi Şehitliğindeki mezarından bakarken örneğin, insanlığın nasıl da bir trajediye imza attığını en acı verici tablolar halinde kare kare gözlemliyorsunuz. Ferhatoviç’in Baş çarşı civarındaki köfte salonuna ya da Mostar dönüşü Neretva Nehri kenarındaki jablanitsa’ya, Faletiçi’ye yemek için uğradığınızda o güzelim mekânlara, manzaralara sizin o acılarınız tanımsız bir burukluk olarak yansıyor.
Gerçekten de tabiatı ile insanı saran, ezgileriyle serenatlarıyla yüreğinize izler bırakan, yaşanmış ne kadar azap varsa orta yerde duran figürlerin bu can diyarda fazlasıyla bulunduğunu anlıyorsunuz. Mostar’a, gorajde / Goradze’ye uğramak ve yarı yıkık camiler, onarılmış köprüler, top ve mermi izleri bulunan yapılar görmek size, orada, uzaklarda kalmış garip bir ülkenin, sahipsiz insanlarını geç de olsa anış fırsatı verebilir. O yüzden İgman Dağı’ndan, Vrelo Bosna’dan, Tünel’den söz etmiş olmayayım. Tünel’de savaşa ilişkin video gösterimlerinden, savaşın canlı çekilmiş sahnelerinden, toplumları, üstelik de yüzlerce yıl bir arada yaşamış halkları, günü gelince üç beş katilin nasılda bir savaş makinesine döndürdüğünü izleyebilirsiniz. Mostar, farklı iklim ve bitki coğrafyasıyla hemen Akdenizli olduğunu faş ediyor. Ne var ki, tarihte birlikte yaşamak, sanat eserleri, uygarlıklar, görmüş, geçirmiş ve tecrübe/ deneyim yaşamış olmak ne ifade ediyor ki..Top ve mermi izleri..”Bütün bunları biz yaptık!”küstahlığının somut göstergeleriymiş gibi görünen ve en uç, en yüksek yerlere taşınan haç işaretleri…Birlikte yaşamanın izleri alkışı ne kadar hak ediyorsa; onu dinamitleyen ve “en büyük ve en yüce biziz” tavrı taşıyan boş böbürlenmeler ve işaretler de o denli yergiyi hak ediyordur. Yüce olan yalnız ve ancak Allah’tır. Acı olan ise O’nun elçilerini ve kitaplarını tanınmaz hale getiren ve anlamsız bir yarış içine sokan gaflettir…Mostar, Konjiç,Potiçel şirin ve doyulmaz güzellikleri ile Travnik’ten güneye sarkanları umarız birlikte ve dünya durdukça yaşatsınlar. O insanın içini ferahlatan güzergâhın kuşkusuz coğrafi, tarihi güzelliğine ayrı bir anlam katan Blagay ya da Alperenler Tekkesini, Neretva’nın bir kolu olan Buna’yı anmadan geçmek hiç ama hiç olmazdı. Yüzlerce yıl birlikte yaşamın örnekliğini sergilemiş, görüntüleriyle o topraklara saygı kazandırmış; insanların hep varolması dileğimiz olmalıdır. Çünkü birlikte yaşamak büyüklüktür. İlk bu topraklara seyahatimde gündüzleyin bir uçuşla İstrancalar üzerinden olanca yeşili/ormanları ve göletleri ile Balkanları aşıp Sarajevo’ya ulaşmıştık. Ertesi günü ise kendimizi Travnik yolunda bulmuş, Dok Fehre’de yemek molasının ardından Elçi İbrahim Paşa medresesine atıvermiştik. Bu kez Travnik’te başka bir etkinlik bekliyormuş kafilemizi. Bu yıl (27 Haziran 2010) 500. yılı kutlanacak olan Ayvaz Dede Şenliklerine katılma fırsatı yakalıyoruz. Medreseden ayrılıyor, Plava Voda’ya gidiyoruz. Donyi Vakuf’a bağlı Prusaç’tan yola koyuluyoruz. Zor bir yürüyüş bizi bekliyor. Otobüslerimizi oracıkta bırakıyoruz. Gidiş geliş 16 km. tamamen orman içi tırmanış ağırlıklı yorucu mu yorucu bir yürüyüş. Binlerce insan her yıl bu zorlu yürüyüşü usanmadan, bıkmadan tamamlıyor. Ben bir kere bile nasıl göze almışım hala inanamıyorum. Geleneksel giysiler içinde bayrak ve flamalarıyla geçit resmi yapan atlılar arasında Osmangazi Belediye Başkanımız Mustafa Dündar Bey, ön saflarda yerini almış, benim için sürpriz olmuştu. Saraybosna Müftüsü Mustafa Çeriç,Travnik Müftüsü Nusret Abdibegoviç,Keçiören Belediye Başkanı Mustafa Ak, İnegöl’den Akhisar’dan, Türkiye İzcilik Federasyonundan gençler, mehteran eşliğinde Boşnakça ve Türkçe seslendirilen ezgiler, şarkılar, marşlar Ayvaz Dede (Ayvatovitsa) Şenliklerindeki yerlerini alarak, günün anlam ve önemini bir kere daha vurguluyorlardı…
Ertesi gün Goradze’ye yolumuzu düşürüyoruz. Keçiören Belediyesi ile bir imza (Protokol) töreni ardından verilen kokteyle katıldık, öğle namazını Kayserililerin yaptırdığı Kayseri Camiinde eda ettik. Drina Nehri kıyısındaki bir lokantada öğle yemeği ardından kısa bir gezintiyi takiben otobüslere yöneldik. Önümüzde İvo Andriç’ in romanına konu ettiği Drina Köprüsü’nü görmek vardı. Sırplar’ın kontrolündeki bir beldeye yakın olduğu için daha dikkatli olmalıydık. Müftü telefon etmiş olmalı ki, beldenin tek camii’nin imamı bizleri köprübaşına gelerek hoş geldiniz, yollu karşıladı. Akşam ufukta kızılımsı ışınlarını günün yorgunluğunu anımsatır bir biçimde gözlerimize yöneltirken her zamanki gibi Saraybosna’nın yoluna düşüyoruz. Uyku da gözlerimize ağmadadır zaten.
Dönüş yolculuğu başlamak üzere yeni bir güne uyanıyoruz. Baş çarşı civarında alış-veriş derken, bu arada Yunus Emre Kültür Merkezine uğruyoruz. Pazaryeri katliamı olarak tarihe geçen mekânlara uzanıyoruz. Önceki günlerde Uluslar arası Saraybosna Üniversitesini ziyaret etmiş, rektör Hilmi Bey’in bilgilendirmesiyle kurum hakkında aydınlanmıştık. Altı günü bulan gezimiz, akşamleyin kalkacak uçağımıza kadar hazırlıklarla geçip gitti. Zaman zaman Bosna’nın lokumlu ve de yanında bolca ikram edilen şekerli kahvelerini yudumlayarak tur görevlilerine ve karşılaştığız bir iki dosta veda ederek ayrıldık. Uçağımızın da kalkış vakti yakın görünüyordu. Gecenin geç vakti Ankara semalarındaydık…