Biz Türk'ler geçmişi köklü bir milletiz. Yüzyıllardır geleneklerimizle, göreneklerimizle, yaşantımızla, kültürümüz ve dilimizle çeşitli coğrafyalarda varlığımızı sürdürüp, en son Anadolu topraklarına gelmiş ve sonsuza kadar da bu topraklarda kalacak olan asil bir milletiz biz. Yedi cihanı dize getirip yedi düvene kafa tutan, korkusuz, esareti kendimize ölüm bilip ölmeden önce ölememek için canımızdan vazgeçen bir toplumuz. Tek derdimiz değerlerimizle yaşayıp kimliğimizi korumaktı tarih boyunca...
Tarihimizle övünmemiz çok kolay. Çünkü atalarımız başımızı önümüze eğemeyecek, alnımıza parlaklık bahşedecek kadar şanlı bir tarih bırakmışlar. Tek dertleri torunları olan bizlerin rahat ve özgür bir şekilde yaşayabileceği, okuyarak, araştırarak, kültürünü koruyarak ülkenin refah seviyesini yükseltebileceği bir ülke bahşetmekti; bunun için canlarını ortaya koydular. Ama gelin görün ki bırakın okumayı, araştrmayı, refah seviyesini yükseltmek için çalışmayı, kültür ve değerlerimizi kaybeder olduk. Türklük özelliklerimizin beş para etmez haz ve menfaatler için paralanmasına göz yumar olduk.
Evet, tarihimizle övünüyoruz ki gerçekten şanslı bir kuşağız. Ancak bizden sonraki kuşaklara bizim emanet edeceğimiz ülke ile ne derece övünecekler kestiremiyorum doğrusu. Her şeyden önce kimliğimizi kaybetmek üzereyiz, tehlike büyük. Adımız Türk olarak kalıyor ancak Türk'lüğümüze yakışmayan her olgu üzerimize yapışıp kalmakta. Kafamızı kaldırıp şöyle bir etrafımıza baktığımızda, büyük bir ahlâki çöküşün içinde bulmaktayız kendimizi. Okul okuyup geleceğe ışık tutmak için annelerinin dizinden kopuveren insanlar amaçlarının çok ama çok dışına çıkmaktalar. Bir de bu yetmiyormuş gibi sayın belediye başkanı ve milletvekillerimizin de bu içinde bulunulan bataklıktan kurtarmak yerine iyice bataklığa sürükleyen uygulamaları sayesinde gittikçe vuruyoruz en dibe kadar. Okuldaki bir alışveriş merkezine verilen alkol ruhsatından bahsetmekteyim. ''Bu zamanlarında içmeyecekler de ne zaman içecekler'' şeklindeki anlayış sağlıklı bir eğitim ortamı açısından çok acı ve de çok üzücü bir olay olarak karşımıza çıkmakta.
Bunun yanı sıra çok yakın zamanda oradan buradan duyduğumuz ve gördüğümüz şeyler de çok utanç verici doğrusu: İki tır çarpışıyor, mazotları akıyor, kimse ölen ya da yaralanan var mı diye düşünmeden ellerinde bidonlarla gelip kapış kapış mazotu yağmalıyorlar. Benzer olay İstanbul'daki büyük sel felaketinde de görülmüştü. Amaç o sel felaketinin içinden canla başla beraberce çalışıp, kayıpları keşfedip yaraları sarmak değil kim bu işten daha kârlı çıkıp, kim daha fazla eşya yağmalayacak şeklindeydi. Biz bu muyduk ya da bizi buna iten ne oldu?
Başka örnekler de verebilmemiz mümkün tabi. Askere gitmemek için çürük raporu almayı amaçlayan gençlerimiz kendi ayağını sakatlayabiliyormuş, ya da sırf askere gitmemek için derslerinden bilerek kalıp dönem uzatan insanlar bulunmaktaymış! Yüksek lisans için hocanın karşısına çıkan öğrenci, ''Ben hayatımda Çanakkale Zaferi diye birşey duymadım'' diyebilmekteymiş. Üstelik bu bir tarih öğrencisiymiş... Çanakkale savaşını Ruslarla yaptığımızı düşünüp bu savaşla yeniçağı kapatıp yakınçağı açabilen hayal güçleri zengin ve ve bu güçleri sayesinde atalarının yazdığı tarihe hakaret düzeyinde sözler sarf eden tuhaflar varmış...
Bunlara ilk tanık olduğumuzda ya da duyduğumuzda belki de katıla katıla gülüyoruz ancak çok acı bir vaziyete düşüyoruz farkında olmadan. Çünkü ağlanacak bir halde olmamıza rağmen gülmekten başka hiç birşey yapamıyoruz. Olduğumuz yerde durmak bir yana gitgide gerinin mıknatısı bizi yanına çekiyor. Elimizde bulunanı alıp geliştirerek sonraki kuşaklara aktarmak bir yana kendi elimizdekileri kendimize yetiremeyip mahvediyoruz. Tüketmekte üstümüze yok; daha kendimize yetecek kadar bile üretemiyor, herşeyi başkasından bekliyoruz.
Bu gidişat nereye kadar sürer bilmem ama böyle bir kopuşa yeter artık 'bağlan!' demezsek sonumuzun pek de parlak olmadığını görmek çok da ileri görüşlülük gerektirmiyor aslında...