Gaste Bursa | İnternetteki Haberiniz
Gaste Bursa - Hava Durumu Parçalı Bulutlu
32°C
18°C
Yarın Güneşli
31°C/18°C
Gaste Bursa - Hava Durumu
Sık Kullanılanlara Ekle | Açılış Sayfası Yap | İletişim | Künye
Güncelleme: 01 Ocak 0001 Pazartesi 00:00 TSİ



Eğitim Dizgemizin “Vahamet”i/ 1.
Şaban Akbaba
0
Yorum   Yorum Gönder     Metin: A A     Diğer Yazıları    Bookmark and Share
 

 

Bu konuyla ilgili birkaç yazı daha yazdım, yayınladım. Çünkü bilime,  sanata, insana ve çocuğa inanan bir eğitimci olarak son derece de sakıncalı gördüğüm “sınavlı eğitim dizgemiz”ciddi bir takıntımdır. Çünkü sınav olgusu, çocuklarımız, gençlerimiz, doğal olarak da ülkemiz adına çok ciddi bir sorun. Sınıf geçme v.b konularda neyse ne de, okuldan okula geçiş için yapılan ve içinde mutlaka “s” harfi bulunan (SBS gibi örneğin) sınavlar insan doğasına olduğu gibi, çağdaş eğitimbilime, ama özellikle de çocukların, gençlerin psikodinamiklerine aykırıdır.
Hızla “Avrupalılaşmaya çalıştığımız” bu dönemde bile eğitim dizgemizin en çağdışı yanı olan “sınav” olgusunun yarattığı sorun bir türlü ortadan kaldırılamıyor. Oysa içinde yer almaya çalıştığımız Avrupa uygarlığında böylesi bir eğitim-öğretim “vahameti” yoktur. Oralarda artık çocuklara, gençlere, eğitim-öğretim kavramlarına, uygulamalarına daha “bilimsel ölçütlerle, sanatsal yaklaşımlarla” bakılıyor. Bu türden sınavlar ilgi, eğilim, yetenek ölçmediği için eleştiriliyor.
Nasıl mı yol alınıyor peki?
Her şeyden önce, çağdaş-bilimsel eğitim dizgeleri içinde bizdeki “sekiz yıllık ilköğretim modeli”ne benzer bir uygulama yoktur. Olamaz da. Çünkü belli bir eğitim- öğretim sürecinden sonra çocuğun ya da gencin zamanını boşa harcamayan, onun ilgi, eğilim, yetenek ve dinamizmine yanıt verebilecek, bu özelliklerini geliştirirken “ergenlik ve gençlik enerjisini” üretim, bilgi, deneyim üçgeni içinde boşaltmasına da fırsat ve olanak sunabilecek, planlanmış bir eğitim-öğretim dizgesine geçmesi gerekir. (Yoksa bugün sevgili ülkemizin yaşadığı acıklı bir gerçek olarak, kentlerimizin en yoksul semtlerinde, en izbe sokaklarında bile çocukların ve gençlerin ekmek, süt, defter, kitap parasıyla işleyen, ama onlara “bilimsel”, hatta “internetsel” bir hizmet veremeyen “internetcafe”ler dolup taşar ve taşanların sürüklenip götürülmesinin, götürülüp tüketilmesinin önüne geçilemez, hesabı da tutulamaz.)
Bu görüşümü somutlayabilmem için, beş yıl   öğretmen olarak çalıştığım Hamburg eyaleti eğitim dizgesini örnek olarak verebilirim. (Almanya’nın diğer eyaletlerinde ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde de durum üç aşağı beş yukarı aynıdır.)
Bir: Hamburg’da ikokul(grundschule) yalnızca dört yıldır. Çocuklar, dört yıl süresince birlikte olduğu sınıf öğretmeninin verdiği rapora göre (velisi de inandırılarak), genellikle de önerdiği okula gönderilir. Böylece öğretmenliğin haklı saygınlığı da korunmuş olur.
Öğretmenin öneri ve inandırma gerekçelerine gelince... Her şeyden önce “öğretmenin aldığı eğitim-öğretimin ciddiyeti” kabul gören bir saygı unsurudur. Onun ötesiyse, kabul gören öğretmenlik mesleğinin, iyi yetişmiş ve “kendisini sürekli olarak (okuyarak, araştırarak, yazarak...) yenileyen öğretmenin” öğrenciyi ilgi, eğilim ve yetenekleri açısından doğru değerlendirebileceğine olan toplumsal inançtır.
İki:İlkokuldan sonra çocuk hangi okula gitmiş olabilir?
*Durumu çok özel bir eğitim gerektiriyorsa, özel eğitim okullarından en uygun olana (förderschule).
*Mesleğe hazırlayan orta dereceli bir okula (hauptschule).
*Hem mesleki, hem de genel eğitim-öğretim veren bir okula(realschule).
*Hem mesleki, hem genel kültür, hem de üniversiteye hazırlık amaçlı eğitim-öğretim veren bir okula (gesamtschule).
*Ya da yalnızca üniversiteye hazırlamak amaçlı eğitim.-öğretim veren bir okula (gymnasium).
Üç: Çocuk bu okullardan hangisine gitmiş olursa olsun, başarı düzeyini yükselttiği her an “bir başka okula ya da aynı okul içinde bir başka dala yatay, ya da dikey geçme şansı”na sahiptir. Bu sonucu belirleyen seçenek de yine tak başına “sınav” değildir, demokrasi anlayışıdır.
Bu karşılaştırmalardan çıkan ilk sonuç; “sekiz yıllık ilköğretim okulu modeli”nin çok da çağdaş ve doğru bir model olmadığıdır. Diğer bir deyişle; bu okulların, gençlerimizin en az son üç (hatta dört) yılını pek de verimli ve yaşama dönük olmayan bir biçimde, sekiz yılı tamamla(t)ma avuntusuyla çar-çur etmesidir. Çünkü bu süre içinde onlara ne mesleki, ne de genel eğitim-öğretim verilebilmektedir. Ayrıca ergenlik çağının, ilk gençlik enerjisinin işe yarar biçimde boşaltılması da söz konusu olamaz ve bu insanlar patlamaya hazır sinir küpüne dönüşürler.
“Fen Liselerine, Kolejlere, Meslek Liselerine ve özellikle de Üniversitelere giriş sınavları” sözlerinin anlattığıysa, eğitim dizgemizin ne büyük bir yaraya, ne kadar çağdışı ve “vahim” bir yapıya sahip olduğuna” değgindir.
Vahametin birincisi, İmam-Hatipler sorununun çağdaş ve demokratik yaklaşımlarla çözümlenmemesi üzerine 28 Şubat’ta başlayan ve son dönemlerde “filler ve çimenler” filmini çağrıştıran süreçle ayyuka çıkan “meslek lisesi öğrencileri”nin düşürüldüğü durumdur. İkinci ve en önemlisiyse; ilköğretim ikinci sınıftan başlayıp lise bittikten sonraki üç, dört yılı da içine alacak biçimde uzayıp  KPSS’ye kadar giden ve “onbeş yılı bulan “sınav stresli”süreç”tir. Bu ikincisi tam anlamıyla bir “ulusal vahamet”tir. Çünkü bu süreç içinde çocuklarımız çocukluğunu, gençlerimiz gençliğini yaşayamamakta, yaşama doğru biçimde hazırlanamamaktadırlar. “Yalınkat”, “doyumsuz” ve “mekanik”... Mustafa Kemal Atatürk, ülkemizin geleceğini, (elbette ki kendilerinin sorumlu olmadıkları) bu nitelikteki gençlere emanet etmemişti herhalde, etmezdi de.
Bir de bu kavramların anlattığı başka gerçekler var. Bu kavramlar her şeyden önce çok büyük “rant”ları anlatır. “Hazırlık sektörü”nü; türlü türlü dershaneleri, bu amaçlı yayınları, özel öğretmenlik dizgesini... Öğretmenlerin ikilemini ve hatta ikiye bölünmüşlüğünü... Eşitsizlikleri haksızlıkları, dengesizlikleri anlatır. Arpaçay Lisesi mezunuyla Galatasaray Lisesi, ya da bilmem hangi olanaklara sahip özel okul mezununun aynı eğitimi almadıkları halde aynı sorularla yarışa sokulduğunu... Sosyal dengeleri, ruh sağlıkları bozulan gençleri ve ne çok yazık ki en sonunda bir gün, bir yerlerdeki “intiharlar”ı anlatır.
Oysa bütün bu sonuçların yaşanmadığı, “sınavsız eğitim-öğretim dizgeleri” de var yeryüzünde. Böylesi bir dizgeyi bu “sınav dizgesi”nden çok daha ucuza kurmak ve yaşama geçirmek olasıyken bütün bunlara (Atatürk’ten ve Köy Enstitülerinden sonraki süreçler boyunca) göz yummak da neyin nesi?... “Gaflet ve hatta dalalet” mi?
 Sınavsız, rantsız, intiharsız geleceklere...
 
 
 
son.

Tüm Yazıları >


Günün Yazarları
Hayri Özturan
İmam Olmaktan Nasıl Kurtuldum?
Mehmet Göçmez
Battığın yerden çıkmak…
Ömer Faruk Gergerlioğlu
Evet

Henüz yorum yapılmamış. Yorum yapmak için tıklayınız .

Copyright © 2009 Gaste Bursa
Şu an 69 kişi Gaste Bursa'da.